29 Kasım 2013 Cuma

İstanbul'a benzemek

İstanbul'a benzemek
 
İstanbul'a geleli bir hayli zaman oldu.
Mesela bu 'Külkedisi' masalından da çok öte birşey; Zira ben bunları şu an gerçekten yaşıyorum.

Geçen akşam köprünün ışıkları Boğaz'ı saniyeden saniyeye farklı renklere boyarken, tuhaf bir duygu sardı beni...
Önümüzdeki taksi demin daha maviyken, pembeye boyandı aniden; Sonra yeşil, sonra sarı...

Işıklar bir sönüyordu, bir yanıyordu. 
Var olmakla yok olmak arasındaki zamana ne sığdırabilirdi ki insan?
Herşey o kadar değişkendi ki, anı tutturabilmemin imkansızlığı eşliğinde tüm düşüncelerimin elimden kaydığının farkına vardım...
Kelimeler birbirlerini kovalarcasına, aklımdan geçti...


'Şimdi bu taraf Avrupa, o taraf da Asya ise, aradaki boşluk ne oluyor?'

Belki de onu doldurmakla yükümlü olan yine insandı.  Mesela Aşk'la. Kim bilir bu köprüden geçerken kaç kişi Aşk'ı düşünerek boğazı taşırmıştır. 
Bu şehirde Aşk yoktu belki, Aşk belki de yok olmaktı. Bilmiyorum.
Ama sanırım benim tercihim hep ikinciden yana olacaktır. Zira ben inandığım şey uğruna yok olmayı tercih edebilen bir insanım. Çünkü yok olmak benim için var olmamın kanıtıdır...

İşte bu kadar paradoks birşey. Tıp ki İstanbul gibi...


Yasemin Göker

23 Ağustos 2013 Cuma

Dönuş

Dönuş
 

„Rüzgar, at bakalım havanı. Elbette, sen de bir gün dineceksin!“

Şark ile Garp arasında. İstanbul. 23.08.2013. Saat 16.05. „Hay
ırlı cumalar, kızım“ demişti camiinin önünde güneşten korunmak için oturan bir yaşlı kadın. Genç kız yanından geçerken neredeyse farketmemişti kendisini. Bir dilenciydi belki, ya da mendil satıp dua edenlerden. „Allah, seni korusun (…), Allah seni sevdiğine kavuştursun!“ Aman, Allah korusun, doğru. Sevdiğine kavuşmak şu an istediği en son şeylerden biriydi belki de. Hem olmayacak duaya "Amin" denmez, teyze. Üç  ya da dört adım ilerlemişken „Hayırlı cumalar“ diye fısıldamıştı o da, kadının ona karşılık verdiğini duyup, duymadığından emin olmadan. Boynunu eğmiş yürürken, adımları damla damla birbirine karışıyordu. Daha sonra kaldırımlar. Daha sonra da dünya...

Ağlamak kolaydı nüfusu 13 854 740 milyonluk bir yerde. Gerçi bu sayılara da güveni yoktu pek; Zira kendisi de üç gün evvel bir İstanbul'lu olmuştu. Nitekim 13 854 741 milyon olmamalı mıydı bu rakam? Küsürü sayılmıyor
 muydu bu yerde? Ne fark ederdi bir kişi az ya da fazla, varlığı da yokluğu da ilgilendirmeyen bir şehirde.
Geride bırakmıştı koskoca bir hayatı, çünkü emindi ki tüm acılar kaybolacaktı burada, tıp ki daha önce kendisini kaybettiği gibi...

„İstanbul'a hoşgeldin, yine, yeniden, kalbi kırık kız. Par
çalarını burada toplaman dileğiyle. En geç sonbaharı yeniden anlamdıranı bulduktan sonra...“

Yasemin Göker

13 Nisan 2013 Cumartesi

Küçük Adam

 Küçük Adam

"Küçük adam; 
Mevsimlerden ilkbahar iken dudakların şı andırıyor; Hala üşüyor mu ellerin?
İçinde haykıran serzeni
şler varken, bedenin hareketsiz duruyor; Neden yavaşladı nefesin?

Omuzundaki yükler ağır geliyor da, asıl kalbindekiler midir seni yıkan?
O kadar umutsuzsun ki, mutluluktur yüreğine hüzün katan...

Yine yıldızsız bir gece çökmüştü yüreğine. Saate bakmaya cüreti yoktu, zira saatin ibresi hep "Hüzün Vakti" diye gösterirdi ona. Ela gözlerinin rengi kedere dönüşmüştü, yine yalnızlığının hüznüyle dans ettiği vakit. Bu duygu tanıdıktı, bilindikti, lakin bir o kadar da yabancı hissediyordu kendisini kendi dünyasına. Kötülük yapmak istemezken, etrafındaki insanlar kalp kırma sanatının ustası bellemişti onu. Oysa o "Dengesiz" değildi ki; Ancak etrafındaki insanlar onun ruhunun ebruli olduğunu görecek kadar sanatkâr değillerdi belki.
Yaşadıklarının hepsi kendi tercihi iken, nasıl oluyordu da, bu denli gücüne gidiyordu karşıya geçerken bıraktığı o elin, yumuşak parmak uçlarıyla yüzünü okşayıp, "Korkma" dememesi? Hayatın cilvesiydi belki. Alaylı sesleri hep kulağında; 'Sen yaptın, dayan buna"...
 

Gözlerini kapatmak istiyordu bütün dünyaya. Zira uyumak unutmanın bir yöntemidir; Ve sabaha her uyanışında "Belki bir rüyaydı" diyebilmenin sevinciyle beraber gerçeklere göz açmanın derin hüznünü yaşamaktı bu aralar en büyük acısı... 

Hayal meyal canlandırmaya çalıştı o günü kısık gözlerinin önünde...
"Beni mutlu edebilen tek insan sensin"
dediğinde ne garipti duygusu, kendisini dahi hiç mutlu edemezken. "Sana ihtiyacım var" dediğinde ne tuhaftı duygusu, kendisini bu kadar muhtaç hissederken. Ve kimse bilemezdi ki sevipte, terkedilmenin kolaylığını, sevilipte, terketmenin ağırlığını yaşayan insanlar varken bu hayatta...
O eylem yürekliler içindi, zira yürek parçalayan cinstendi.
Bile bile ölüme gitmeye benziyordu belki, ışığa doğru uçan güveler misali...
O bu hikayenin kahramanıydı, ancak bunu kimse bilemedi, anlayamadı. O ise kimseye söyleyemedi, anlatamadı.


...Senin hayallerin değil, kırıkların var; Parmağını kanattı mı küçük adam?"

Yasemin GÖKER/ Küçük adamlara ithafen

* “I’m here. I love you. I don’t care if you need to stay up crying all night long, I will stay with you. There’s nothing you can ever do to lose my love. I will protect you until you die, and after your death I will still protect you. I am stronger than Depression and I am braver than Loneliness and nothing will ever exhaust me.” (Elizabeth Gilbert, Eat, Pray, Love)

4 Nisan 2013 Perşembe

"Havalar da ısındı, di mi"

"Havalar da ısındı, di mi"
 

"Seni İstiklal'de gördüğüm bir kıza benzettim" dedi, "Saçını, tenini, yürüyüşünü; Öylece durdum ve ardından baktım". Bir an kelimelerin boğazında dügümlendigini hissederek sustu...Sonra devam etti "Bir an o'nu sen sanmıştım, biliyor musun?", "Aslında sen olmasını istedim" diye itiraf edercesine, zira biliyordu ki hiçkimsenin saçları onun saçları kadar yağmur kokmuyordu ve hiç kimsenin gözleri onun gözleri kadar kırılgan bakmıyordu ve hiç kimse kanatlanıp, uçarcasına yürümüyordu İstanbul yollarında karşısındaki bu genç kız kadar.

Genç kız bir an için duraksadı. Böyle birşey beklemiyordu. Ve bilemezdi ki karşısındaki adam, yolda yürürken avuçlarını kaç kez boşluğa açıpta, hiç olmayan ellerine uzandığını, vapurla karşıya geçerken kaç kez kafasında imkansız bir aşkın hikayesini yazıp, denizin şiddetli hüzün dalgaları eşliğinde birbirini uzaktan sevmeye mahkum olan Galata Kulesi ile Kız Kulesinin aşkıyla alabora olduğunu. Bilemezdi tabii ki. 

"Aaaa, öyle birşey imkansız" dedi genç kız gülümseyerek. "Beni bilirsin, akşam vakti evden çıkmam fazla, zaten kalabalığı da pek sevmiyorum". "Biliyorum" dedi genç adam sessizce, neredeyse fısıldayarak.

Belli etmeseler de ikisi de zorluk çekiyordu toparlanmakta. Bu zorluk bir zamanlar birbirine o kadar uzakken, yakın olma çabaların zorluğundan beterdi, hem de çok daha beter, zira birbirine bu kadar yakınken, uzak olmanın mesafeleri kat edilemeyen cinstendi.

"Havalar da ısındı, di mi" dedi genç kız birden. İçinden büyük bir ah çekmesi de bir oldu; ahbapça yaklaşmak isterken, aptalca, belki de ahmakça yaklaşmanın duygusunu yaşıyordu birden. Çünkü havadan, sudan konuşmak böyle birşeydi. Konuşulacak o kadar çok şey varken, hiç konuşamamak. Ziyadesiyle içeriğini güneşin sıcaklığıyla, karın güzelliğiyle, yağmurun ıslaklığıyla, rüzgarın yumuşaklığıyla süsleyerek, aslında hiçbirşey konuşulmamış olan bir diyalog biçimidir bu. Ancak biliyordu insanların sadece izin verdikleri kadar hayatlarında yer edebilmenin derin hüznünü. Nitekim çağırıp, bağırmanın hiçbir faydası yoktu susmayı tercih eden bir insanın geriye bıraktığı cefalı sessizliğinde. Bu yüzden ne dese kötü olacaktı, fakat böyle bir durumda tercihi kötünün iyisinden yanaydı.
 

"Ben artık gideyim" dedi genç adam kızın gözlerine, yüzüne dahi bakamadan. İkisi bir an tereddüt etti, "hoşça kal" ya da "görüşürüz" denmesini beklercesine. "Dur" demek bu denli zordu işte. İkisi de olmadı. Genç adam arkasını döndü ve gitti. 
Genç kız iskelenin kenarına oturmuş, kalkmak üzere olan vapuru izliyordu. içinde kocaman bir kara delik açılmışçasına tüm şehir gözlerinin önünde yok oluyordu teker teker acıların girdabında; Martılar, insanlar, kahkahalar bile... 

Birden omuzunda bir el hissetti. Kaygılı, bir o kadar da cesurdu dokunuşu.
Mümkün müydü?
O belki geri gelmişti, gitmemişti, gidememişti.
Döndüğünde bedeni buz kesti.  "Şey" dedi genç kız, doğru kelimeyi aramaya zaman kazanmak ister gibi...daha sonunu getirmeden genç adam ona sımsıkı sarıldı; Salkım salkım dökülen saçlarının hasret gibi yağmur kokusunu içine çekerek. Sessizliğin şiddeti farklı hissedilebiliyordu an. "Özlemişim" dediğinde "Özlettin" diye cevap alırcasına yürek dağlayıcıydi bu; Hem de hiç konuşmadan.
 

Yasemin Göker/ İstanbulcasına sevmek

28 Mart 2013 Perşembe

Hayat Karalaması

Hayat Karalaması

Olmak istediğin yerde olamamak öldürmeyen bir intihar gibidir.
Oranın yağmuru hep daha ıslak, güneşi hep daha sıcak, kuşları hep daha dinlenesidir. 
Tüm yaşananlar acı verirken, asıl yaşanamayanlardır hep daha fazla acı veren...
Ve zordur iki yerde de aynı anda varolmak, yokolmak bu kadar basit iken...


"Sen İstanbul'da yaşamıyorsun; İstanbul'u yaşıyorsun!" demişti bir lafının ortasında. Karşımdaki insani hiç tanımıyordum; En fazla 30 dakikalık bir konuşmuşluğum vardı, belki de daha az. Ancak o bir lafa sıgdırabilmişti tüm benliğimi. İplik söküğü misali bu denli çözülebilmek ürkütmüştü beni. Gülümsedim. İlk başta bana bu sözün verdiği acıyı örtmek için...
Ve nitekim bedenim hiçbir zaman bu kadar koşmak istememişti, başka şehire firar etmiş ruhumu yakalamak için...


Aşkı uzak mesafeden yaşamak böyle birşey. Kısıtlı vakitlere çok şey sığdırmaya çalışır insan. Lakin o kısıtlı vakitlere sığabilecek kadar basit değildik ikimiz. Söyle bana, insan yanında olduğu kişiye dahi hasret kalabilir mi? Kalabilir elbet.


Gittim. Ve hiçbir zaman ölüme bu kadar yakın olmamıştım.

Yasemin GÖKER

İstanbul'a ithafen/Yaşadığı yeri terketme arzusundaki insan mutsuz bir insandır (Milan Kundera)*

* Ayrıca çok değerli ruh ustasına teşekkürler :)  




27 Ocak 2013 Pazar

Renksiz

Renksiz


Eskilerde kalmış siyah beyaz bir filmden alıntı bir kare olabilirdi o an...
Herşey rengini yitirmişken, siyahın envai çeşit tonlarını ayırabilmektir yalnızlığın tanımı.
Nitekim hiçbir zaman saf karanlık değildi içinde bulunduğu. Bunun ürküten cinsinin yanısıra, huzur veren cinsi de vardı bazen. Lakin çevremizdekileri şekillendiren düşüncelerimizken, o hep yüreğine hançeri saplayan cinsi seçmiştir...

Yağmurlu bir Pazar günüydü. Yağmurları severdi de, Pazarları hiç sevemedi.  Zira ona özlemeyi hatırlatan bir gündü; Hayatında eksik, yüreğinde fazla olan herşeyi...

Mutfağın penceresi önünde oturmuş, yaldızlı kahve fincanını ters çevirip, tabağın üstüne koyarken, içinden bir dilek geçirdi; Ne olur, ne olmaz. Fallara inanmazdı aslında, fakat yorumlara göre degişebiliyordu bu durum. Öylece durdu biraz.
Saatin ibresi saniyeden saniyeye ilerliyordu. Kendisi doğru zamanı beklerken, zamanın onu beklememe ihtimalinin telaşına kapıldı yüreği ansızın. Birden huzursuz bir şekilde yerinden fırlarken, "Boşver" dedi korkularını yassıltacak kadar sesli, fakat kendisiyle konuşmanın tuhaflığını örtecek kadar sessiz.
Kahve fincanını henüz açmadan titrek elleriyle musluğun altına tutup, yıkadı ivedilikle. Masada bıraktığı su bardağını da almak üzere, fincanı lavaboya bıraktı, musluğu kapatmadan. İçi suyla dolup taşarken, boğulacak gibiydi içinde gizleyip, terkettiği tüm hayalleri. Su bardağın elinden kaymasından korkuyor olsa gerekti ki, fazla sıkarken elinde parçalarını buldu bir an. Cam kırıkların parmaklarına batıp, kanatmasıyla beraber yere yığılıp, hıçkırıklarıyla boğulurcasına ağlamaya başladı; Lakin bardağın değil de, kendi yüreğinin paramparça olmasına...
 
Hayat ona neyi layık görmediyse inatla yaşamaya çalışmışmışlığın bedelini ödüyordu belki de; Hem de en ağır biçimde...

Yasemin Göker

26 Aralık 2012 Çarşamba

Sözyaşlarım

Sözyaşlarım

"Ah bu hayat bir podyum olsa, seyircileri de dilsiz olsa, hiçbir şeye aldırmazdı salkım saçak yüreği; Onun küçücük bir dünyası olsa, adı da İstanbul konulsa, gerçek olurdu bütün hayalleri"

Gelinliğini giymiş yedi tepeli şehrin mücevheleri parıl parıl parlıyordu yıldızsız karanlıkta; çığrından çıkmış kar tanelerini sayarak, kendisini uyutmaya çalışıyordu kışın ortasında.
O bugün huysuzdu, mutsuzdu. Duvağını yere atıp, siyah saçlarını savurdu.
Ruju dudaklarından silinmiş, yaşları pembe yanağına inmiş.
Aynaya baktı, gülümsedi. Bu gece dağıtmak istedi kendisini...
İstanbul bugün terkedilmiş gibiydi nikah masasında; Kalbi kırık, intikam peşinde, insancıkları teşhir ediyordu hayat tezgahında...

Devir yüreksizlerin devriydi. Hiç birileri hiçbirşeye aldırış etmezken, şükretmeyi çoktan unutmuşlardı belki. Gözlerinin görmesi neye yarardı ki kör olmuş bir ruhun? Bu yüzdendi doğruya çıkmaz yollar, bağıran yalanların kahkahası eşliğinde yok olan bir umudun... İnsanlar şeffaf değildi ki içindeki rengini bilesin; Ve nitekim hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı yürümek bu yaşam serüveninde...


Kızartılmış kestanelerin kokusuyla karışımıştı soğuk rüzgar. Pembe atkılı kız İstiklal'den yürürken asağı, adımları hızlanıp, karışıyordu pusula bildiği kalp sesine. Üşüyen avuçlarını dua edercesine göğe açarken, içine bir kar tanesi kondu. Tuhaftı, lakin oydu yüreğini ısıtmaya başlayan.

Bu gece onun sözyaşları vardı. Ne gözden damlayan bir yaş kadar cesur, ne de dilden dökülen basit bir söz kadar ürkek...

Ya hep ya hiç! Yaşam marjinaldi onun için. Bu yüzdendi hep varolma çabaları, yokolmaya mahkum olan hi
çlikler içinde. Ve insanlar bilemezdi ki herşeye rağmen var olmanın kolaylığını, hala hiçbirşeye rağmen var olmaya çalışan yürekler varken; Nitekim olması gerekenler olmuşken, o da yapması gerekenleri yapmıştı artık... 

Ve o bugün çok üzüldü; Kalbinden sildiği her insana. En çok bundan sonra onları düşünecek hiç kimseleri kalmadığına. Bir veda şarkısı vardı kırmızı dudaklarını süsleyip, yol boyunca kar tanelerine fısıldadığı. "Hoşçakal" dı galiba son sözleri, böyle bir ayrılığa yakıştırdığı...
 

Ve gece yavaş yavaş çekerken elini şehrin üstünden, gün doğmaya başlıyordu yeniden...

"Ah İstanbul, ayarın yok muydu senin? Belki de cazibendir senin bu dengesizliğin..."


Yasemin Göker/En sevdiğim şehire ithafen

28 Kasım 2012 Çarşamba

"Oysa ki ben koskoca bir okyanusu kâğıttan bir gemiyle geçmeye çalıştım.."

"Oysa ki ben koskoca bir okyanusu
kâğıttan bir gemiyle geçmeye çalıştım..."


Yıldızlar kayıyordu karanlık bir gecede.
Semanın siyahı denize karışıp, onunla bütünleşmişti sanki; Artık yer gök aynı renge boyanmıştı. Karanlığın rengine. Gökyüzünde parlayanları, deniz yansıtmaya çalışırken, hep biraz daha bulanık, hep biraz daha belirsiz geri gönderiyordu. Buydu aralarındaki tek farkı yaratan.

Kıyıda küçük bir adam duruyordu. Küçük bir adam, fakat büyük hayallerle. Cebinden c
ıkarmış kağıttan gemileri deryalara azad eden. Elindeki ağı denize atıp, suya düşmüş yıldızları tutmaya çalışan. Ağı çıkardıkça burnuna gelen keskin yosun kokusunun haricinde hiçbirşey tutamayışının derin hüznünü yaşarken kendisine itiraf etti...

O bir küçük adamdı, boyunu aşan büyük hayallerle.

Yasemin Göker

14 Kasım 2012 Çarşamba

Nokta

Ya kendinin esiri olursun, ya da başka birisinin...
Esarette büyüyen bir aşk ac
ınacaktır kafese kapatılmış bir kuş misali...
Oysa o hür olmalıdır, hakikate doğru uçabilmesi için...
 

Ve anladım ki asıl aşk kurtulmakmış bendeki senden...
 

Nokta.

Yasemin Göker
14.11.2012

24 Ekim 2012 Çarşamba

Kahraman ve Trajedi

Kahraman ve Trajedi

"Uykusuzluktan gözlerim yan
ıyor, ama uyuyamıyorum...
Saat kaç bilmiyorum, ama birçok şeye geç kalınmışlığın kekremsi tadı var damağımda. 
Onların yırtılmış ruhlarını dikmekten parmağım nasır tuttu. Eskisi kadar yumuşak değil parmak uçlarım; Aynaya bakarak yüzümü okşarken farkettim...
Bir kere de "Sen nas
ılsın?" diye sorsalar ya bana; Sanki hiçbir zaman solmayacakmışım gibi...
İşte ben de bu yüzden Sonbahar'a aşığım...

Gökyüzü yine ağlarken genç kız gri kaldırımlarda cesurca karanlığa doğru adımlarını atıyordu. Korku denilen duygu hafızasından silinmişti sanki. O artık bir süper kahramandı. Seksi taytlısından değildi belki, ama yüreklisindendi şüphesiz. Herkes dünyayı kurtaran adamı bulmuşken, o yağmurdan ıslanmış pelerinini yerlerde sürükleyerek arkasından çekiyordu. 
"Boşver" dedi s e s s i z c e kendi kendine. Bir an için duraksadı. Kafasını bir sağa bir de sola çevirirken, etrafında kimsenin olmadığını farkederek rahatladı. Hayır, insanların düşünceleri pek umrunda da değildi hani, ama...Bir de şu "Ama"lar olmasa. Dünyanin en gereksiz kelimeler kategorisinde birinciliği kazanabilirdi kuşkusuz. "Keşke" de o cinstendi tabii. Hele "Herşey olacağına varır" gereksiz cümlelerin en önde gideni, hatta küfürdü belki. Neyse. Hayırlısı olsun. 

...Mutluluklarımı hep buruk yaşarım. Hiçbir zaman mutlu olduğumu bilmem, ancak her daim bir zamanlar mutlu olduğumu hatırlarım"

*  
"Show me a hero and I'll write you a tragedy." F. Scott Fitzgerald

Yasemin Göker


14 Ekim 2012 Pazar

Bir İstanbul Masalı: Yine aylardan Kasım

Bir İstanbul Masalı: Yine aylardan Kasım...
Katil ve Maktül


Sonbahar dalların son yapraklarını da döküp, rüzgarlarında savurmuştu... 

Ağaçlar öyle çıplak dururken, İstanbul farklı bir mevsime hazırlanıyordu... 
Dışarıda kar taneleri gökten dans ederek inip, tüm şehrin renklerini silmeye calışırken... 

...Üsküdar'da ellerini ısıtmak için mantosunun ceplerine saklamış genç bir kız duruyordu, heyecanla birşey bekliyor olsa gerekti ki hareketleri onu ele veriyordu.

En sevdiği ay
ı ona soracak olsalardı cevabı "Kasım" olurdu kuşkusuz; Ancak Kasım onun için sırf bir ay değildi, daha ziyade duygularının tablosu, yaşam sebebi, onca ilkbaharlara, yazlara katlanma nedeniydi...

Omuzunda bir el hissetti. Dokunuşu tanıdıktı. Tanımamak ne mümkün? Fazlasıyla ürkek, bir o kadar da sahiplenici. Hiç tereddüt etmeden omuzundaki ele dokundu soğuk elleri. Parmak uçlarıyla üstünde gezindikten sonra, sımsıkı avuçladı. Güneşte eriyen kar taneleri gibi birbirine karışmıştı parmakları...


Bir müddet İstanbul böyle bir huzur tablosuna şahit olduktan sonra, o an üstlerinden kız kulesıne doğru uçan martıların alaylı sesleri taraf
ından bölündü...

Yüzünü döndü; Önünde genç bir adam duruyordu. Görmeyeli fazla olmamıştı. İki, üç ay belki. Ama ona bir asır kadar uzakta gibiydi son buluşmaları...


Çok düşündü, çok sevdi, çok ağladı, çok nefret etti, çok suçluluk hissetti, sonra yine sevdi;
Yine çok düşündü, bu sefer daha çok sevdi, daha çok ağladı, daha çok nefret etti ve kendisini daha suçlu hissetti...

Sonra düşünmemeye karar verdi; Bu sefer sustu, sonra daha da çok düşünmeye başladı, daha da çok sevdi, daha da çok ağladı, daha da çok nefret etti, daha da çok suçluluk hissetti...ve yine sevdi...

Gece yarıları herkesten gizli buzdolabın kapağını açarak ustaca tasarlanmış bir ain çerçevesinde canavarca yalnızlığı son kemiğine kadar kemirerek, içine tıkayıp, yuttuktan sonra, on, belki de onbeş dakikaya kadar kusuyordu yalnızlık kelimesini oluşturan tüm harfleri...Daha sonra da geriye kalan içindekileri...


Bulimiaymış hastalığının adı; Tabii bu durumun hastalık olduğunu kabul etseydi...


Genç adamın gözlerine baktı. Gözleri suçlu bakiyordu. Bir cinayete tanık olmanın suçu değil de, cinayetin cünhakarının ta kendisi olduğunu itiraf eder gibiydi; İlk başta kendisine...


Tüm bunların artık birşey ifade etmediğini hissediyordu genç kız. Onun ona çiçek getirmemesi de, ya da hayalindeki gibi diz üstüne çökmüs bir kırmızı kadife kutusundan pırlanta yüzüğü çıkarıp, kız kulesinin muazzam güzelliği eşliğinde ona evlenme teklifi etmemesi bile...

O artık herşeyden vazgeçmişti. İlk başta hayırlısından, daha sonra da hayırsızından...

Ona gözlerini yumarak sarıldı. Gözlerini açtığında yanında kimse yoktu. Etrafa saçılan kar taneleri bir an için yeri süslemiş olsa da, aldatıcı sonbahar güneşinin altında firar eder gibi erimeye ba
şlamıştı bile...

İşte o an ölmek istedi. Unutulmak için değil de, tekrar hatırlanmak için belki...

Yasemin Göker


7 Ekim 2012 Pazar

Hatundur, yapar!

Hatundur, yapar!

Evde iki kardeşiz. Kendimden 6 yaş büyük bir ağabeyim var. Küçüklüğümden beri gözümün önünde bilhassa Türk ailelerinde sıkça rastlanan bir aile tablosuyla büyüdüm ben. Ben evde hanım hanımcık Barbie bebeklerime annelik yaparken, ağabeyim dışarıda ağaçlara tırmanarak, dünyaya meydan okuyordu. „Erkektir, yapar!“ derlerdi sırtını ovalayarak her defasında.

"Erkektir yapar!" i
şte böyle bir adaletsizliğin sorusuna verilen adaletsiz cevap...


Kendimi bildim bileli birbirine benzediklerinden ötürü birbirlerinden ayıramadığım teyzeler uğrar evimize. Onlar hep biraz tombuldur, Allah vergisiymiş şüphesiz. "Dedikodu yapmak o kadar günahken, iki kişi arasında konuşmakta sakınca yok-muş, canım. Laf arada kalır-mış elbet".

Adlarını Melahat farzet, zira meraklı teyzelerin adları hep Melahat'tır kuşkusuz. 


Klasik türk hanımı, klasik sorularını sorarken, klasik türk kızından, klasik cevaplar beklenir. Adet böyle. Böyle gelmiş, böyle gitmiş... Onlar "Evli misin?" diye sorarken,"Evli değilsen, seni oğluma alacağım" diye düşünen cinsten. Onlar „Aman ha, sakın erken evlenmeyin, bak ben evlendim de n'oldu?" diye nasihat verirken, içten içe "Hadi 20sinde iyi de, 30undan bir gün aldı mı evde kaldı" diye endişelenen türden. Onlar "Okuyun kızım, okuyun. Okumak iyidir, kendi ayaklarınızın üstünde durun. Devir değişti!“ diye vaaz ederken, "Ama yemek yapmasını da öğren" diye öğüt veren tarzdan aynı anda. 

Onlar Melahattı
r; Hayat üniversitesini bitirmişlerdir. Kendilerine benzememeni söyledikleri kadar, bir o kadar da çok benzemeni isterler.

Onlara göre Matematik förmüllerin arasında boğuşurken, pilav yapmanın formülünü de öğreneceksin,1 ölçek pirinç'e, 1.5 ölçek su kullanılır, yaz bunu bir kenara, kızım...


Bu yerler uykuya dalmış cadıların süpürgeleri tarafından silinirken, bulasaşıkları sihirli periler sihirli değnekleriyle yıkıyor mu sandın?

O yeri gelince anad
ır, eştir, aşçıdır, temizlikçidir, organizatördür. Doktordur, avukattır, mühendistir... 

Hatundur, yapar!

Yasemin Göker


3 Ekim 2012 Çarşamba

Çok yüksekten düştüm ben...

Çok yüksekten düştüm ben...

Sadi-i şirazî (İ
ranlı şair) : "Aşka uçma kanatların yanar" 


Hz. Mevlana : "Aşka uçmadıktan sonra kanatlar neye yarar?"


Benim de kanatlar
ım vardı; Ne bir melek, ne de bir kuş misali. Daha ziyade kozasından çıkan bir kelebek gibi. Etrafımı ördüm, içine saklandım. Çok zaman aldı ama ben sabrederek büyüdüm. Vaktim doldu. Kozamı parçaladım ve uçtum; Malum küçücük ruhumu aşan meçhul yükseklere...

Söylemeye cesaret edemediğin her kelimenin sessizliğinden beterdir, söylemiş olduğun her kelimeye rağmen geriye kalan sessizlik; Orası son duraktır; Bilirsin. Birinin bavulunu eline almış, parmaklarıyla sımsıkı tutup, raylarda beklerken, mutluluğun hızlı tren gibi yanıbaşından geçtiğini görürcesine..

Sahi kaç gün geçmişti mutluluğu terkedeli? Peki ya kaç gün olmuştu mutluluğun onu terkedeli?
Bazı şeyler artık o kadar uzakta kalmış gibiydi ki, kendisi bile yaşananlardan kuşku ediyordu. Gerçek miydi tutunmaya teşebbüs ettikleri?
Hatırlamak için telefonu eline alıp, bir numara çevirdi. Rehberine bakmaya gerek yoktu, zira numarayı her rakamına kadar ezberebiliyordu; Ezberi kuvvetliydi kuşkusuz. Telefon ilk kez çalarken, bir an için soluksuz kaldıİkinci kez çalarken hala nefesini tutuyordu. Üçüncü kez çalarken nefesini saldı. Dördüncü kez  çalarken telefonu uzağa tuttu; Artık arama sesi boğuk geliyordu. Bir an için rahatladı, yakınına tutmaya tahammülü yoktu çünkü. O "Dıt" sesi duvara bir çekiçle binlerce çivi vurulurcasına başını ağrıtıyordu. Öyle bir nefretti bu. Beş kere çaldı, altı kere, yedi kere, sekiz kere, dokuz kere. Onuncu çalmadan sonra birden "Tık" diye bir ses geldi, kalp atışlarının daha hızlı çarpmaşıyla beraber telefonu kulağına getirmesi bir oldu ve heyecanla "Nasılsın?" deyişini bir milisaniyesi içinde farklı ses tonlarda kafasında tasarlarken, banda kaydedilmiş bir kadın sesinin "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra yeniden deneyin" demesiyle hayal kırılığına uğradı...
Yine.
Sustu. Üstelik telefonunu sessize aldı
...
Sahi kaç gün geçmişti mutluluğu terkedeli? Peki ya kaç gün olmuştu mutluluğun onu terkedeli? 

Çok yüksekten düştüm ben. Yağmura yakalanıp, kanatları birbirine yapışan bir kelebeğin can çekişi gibi...

Yasemin GÖKER